Neuroqueering, otizm, DEHB, disleksi gibi bilişsel farklılıkları “normale” uydurulması gereken bir eksiklik olarak değil, kasıtlı olarak sahiplenilen bir kaynak ve yaratıcı direniş biçimi olarak ele alan bir pratiktir. Terim 2008’de akademisyen ve terapist Nick Walker tarafından ortaya atıldı ve son bir yılda tasarım camiasında da tartışılmaya başladı.
Ağustos 2026’da UX Collective’te yayınlanan bir denemede tasarımcı Kristina Gushcheva-Keippilä, neuroqueering’i doğrudan tasarım pratiğine — “edge case” gibi terimlerin taşıdığı dışlayıcı varsayımlara — uyguluyor. Bu yazıda hem kavramın kökenine hem de tasarımda somut olarak neye karşılık geldiğine, gerçek kaynaklarla bakıyoruz.
“Neuroqueer” ve “neuroqueering” nereden geliyor?
Walker, neuroqueering’i “nöronormatifliği ve heteronormatifliği bozmak, altüst etmek ve yaratıcı biçimde alt üst etmek” olarak tanımlıyor ve terimi hem fiil hem sıfat olarak kullanıyor: fiil olarak nöroçeşitliliği bilinçli bir kimlik kaynağı gibi benimsemeyi, sıfat olarak da nöroçeşitli bireylerin ürettiği kültürel ifadeleri işaret ediyor. Stimpunks Foundation’ın sözlüğüne göre bu, kimliği sabit kategoriler yerine akışkan ve özelleştirilebilir gören post-essentialist bir yaklaşım.
Walker, NeuroClastic ile yaptığı söyleşide “neurocosmopolitan” bir bakış açısını savunuyor: hiçbir zihin türünün “normal” ya da diğerlerinden üstün sayılmadığı bir çerçeve. Bu, nöroçeşitliliği tolere edilmesi gereken bir istisna değil, insan çeşitliliğinin doğal bir parçası olarak konumlandırıyor — ve tasarım pratiğine aktarıldığında kaynak modelinin temelini oluşturuyor.
Uyum modeli mi, kaynak modeli mi?
Nöroçeşitlilik ve tasarım üzerine yazılan kaynaklarda iki farklı çerçeve ayırt edilebilir. Uyum modeli, bilişsel farklılığı standart bir deneyime “erişim” sorunu olarak görür: kullanıcı ek özellik talep eden, sisteme sonradan eklenen bir istisnadır. Kaynak modeli ise — neuroqueering’in tasarıma yansıması — farklı bilişsel stilleri süreç başından itibaren tasarımın kendisini şekillendiren bir güç alanı sayar.
| Boyut | Uyum modeli | Kaynak modeli (neuroqueering) |
|---|---|---|
| Nöroçeşitliliğin çerçevesi | Bozukluk, “normale” yaklaştırılması gereken sapma | İnsan çeşitliliğinin doğal, değerli bir parçası |
| Tasarım hedefi | Standart deneyime erişim sağlamak | Farklı bilişsel stilleri güç alanı olarak kullanmak |
| Kullanılan dil | “Edge case”, “özel durum kullanıcısı” | “Stress case”, katılımcı araştırma |
| Kullanıcının rolü | Pasif alıcı, ek özellik talep eden | Sürece erken katılan ortak |

Tasarım diline sızan bir kavram: “edge case”ten “stress case”e
Gushcheva-Keippilä’nin UX Collective yazısındaki somut örneklerden biri dil üzerine. “Edge case” ifadesi, bir kullanıcıyı “yeterince önemli olmayan istisna” diye yazmanın bir yolu; yazar bunun yerine Eric Meyer ve Sara Wachter-Boettcher’ın “Design for Real Life” kitabında (A Book Apart, 2016) önerdiği “stress case” çerçevesini işaret ediyor: insanları ortalamaya göre fringe/marjinal saymak yerine, tasarımı gerçek hayatın zorlayıcı anlarına karşı test etmek.
Yazar, benzer bir dil değişimine daha işaret ediyor: “dark patterns” terimi, taşıdığı ırksal çağrışımlar nedeniyle sektörde giderek Harry Brignull’un önerdiği “deceptive patterns” ifadesiyle değiştiriliyor. İki örnek de aynı fikri gösteriyor: tasarım terminolojisi nötr değil, sorumluluğu insanlardan mı yoksa sistemden mi beklediğimizi belirliyor.
Bu dil meselesi soyut değil; erişilebilirlik pratiğinde somut kod ve tasarım kararlarına dönüşüyor. Konuyla ilgili teknik bir örnek için “Blocked aria-hidden” uyarısı üzerine yazımıza bakılabilir — orada da mesele, sorunu kullanıcıdan gizlemek yerine tasarımın kendisinde çözmek.
Somut tasarım pratikleri: esneklik, kontrol, bilişsel yük
Vitaly Friedman, Smashing Magazine’de (Haziran 2025) nöroçeşitliliği tasarımın merkezine yerleştirmenin yöntemsel bir tercih olduğunu savunuyor: “design with people, not for them” — tasarım kararlarını nöroçeşitli kullanıcılarla süreç başında birlikte almak, sonradan “erişilebilirlik denetimi” olarak eklemek değil. Stéphanie Walter’ın derlediği kaynak listesi bu ilkeyi somut pratiklere döküyor:
Ayarlanabilir oturum ve zaman sınırları: DEHB kullanıcıları için sabit geri sayım yerine esnetilebilir süre.
Basit dil, net hata mesajları: Jargonsuz, kısa cümleler bilişsel yükü işlem anında azaltır.- Duyusal ortam kontrolü: Hareket, ses ve yüksek kontrast gibi öğelerin kullanıcı tarafından kapatılabilir olması (bkz. Stéphanie Walter’ın listelediği BBC Sensory Environment Checklist).
- Arayüzde kullanıcı kontrolü: Varsayılan tek seçenek yerine görünüm ve etkileşim modlarını kullanıcıya bırakmak — bu ilke sitemizdeki dark mode toggle yazımızda tartıştığımız “kullanıcıya seçenek bırakma” meselesiyle de örtüşüyor.
- Erken ve sürekli katılımcı araştırması: Nöroçeşitli kullanıcılarla QA aşamasında değil, araştırma ve içgörü aşamasında birlikte çalışmak.

Nöroçeşitlilik tasarım sürecine nerede giriyor?
Uyum modelinde nöroçeşitlilik genelde sürecin tek bir noktasında görünür: geliştirme bittikten sonraki erişilebilirlik kontrolünde. Kaynak modeli bunu her aşamaya yayar — araştırmadan yayın sonrası geri bildirime kadar. Aşağıdaki şema bu farkı görselleştiriyor.

Bu, ekstra bir aşama eklemek değil, mevcut aşamaların her birine nöroçeşitli katılımcıları ve güç odaklı bir okumayı dahil etmek anlamına geliyor. Aynı ilke, NN/g’nin UX anketi üzerine yazımızda ele aldığımız gibi, araştırma pratiklerinin kendisinin de sürekli sorgulanması gerektiğini hatırlatıyor.
Sık Sorulan Sorular
Neuroqueering ile nöroçeşitlilik tasarımı aynı şey mi?
Hayır ama iç içe geçiyorlar. Nöroçeşitlilik tasarımı genel bir şemsiye terim (erişilebilirlik, kapsayıcı tasarım pratiklerini kapsar); neuroqueering ise Nick Walker’ın ortaya attığı, daha spesifik bir duruş — farklılığı “yönetilmesi gereken” değil kasıtlı olarak sahiplenilip kullanılan bir kaynak sayan bir çerçeve.
Bu yaklaşım hangi tasarım disiplinlerinde kullanılıyor?
Şu an en görünür şekilde UX/ürün tasarımı ve tasarım liderliği tartışmalarında (UX Collective gibi platformlarda) ve dijital erişilebilirlik pratiğinde konuşuluyor. Kavramın kökeni terapi ve akademik nöroçeşitlilik çalışmalarına dayanıyor; tasarıma uygulanışı ise henüz yeni ve az sayıda yazarla sınırlı.
“Edge case” yerine “stress case” demek pratikte ne değiştiriyor?
Meyer ve Wachter-Boettcher’ın çerçevesinde fark, sorumluluğun nereye yüklendiği. “Edge case” kullanıcıyı marjinalleştirip tasarımı normal bırakırken, “stress case” tasarımın gerçek hayatın zorlayıcı anlarına (yas, stres, dikkat dağınıklığı) dayanıklı olup olmadığını test kriteri haline getiriyor.
Kaynak modeli, WCAG gibi erişilebilirlik standartlarının yerini mi alıyor?
Hayır, tamamlayıcı bir bakış açısı. WCAG gibi standartlar asgari teknik gereklilikleri tanımlar; kaynak modeli ise bu gerekliliklerin ötesinde, nöroçeşitli kullanıcıları sürecin neresine ve ne zaman dahil ettiğinizi sorgulayan bir tasarım felsefesi sunuyor.








Bir Yorum Yazın